İhanetin Kutsanması

Daima Konu Görseli

Selçuk Erenerol yazdı...

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye Cumhuriyeti büyük bir fiyaskolar silsilesine sahne oldu. Diplomatik teamüllerin, Lozan’ın, anayasanın, hukukun ve kuruluş ilkelerinin ayaklar altına alındığı bu süreç içerisinde sahneye çıkan aktörler ile ülkemizin egemenlik haklarına karşı yürütülen saldırılara bir yenisi eklenmiş oldu. Türk halkının bir kısmı bu süreci barış, kardeşlik, turizm ve inanç özgürlüğü olarak değerlendirirken, diğer taraftan laiklik ilkesinin ayaklar altına alınışına tepkiler çığ gibi büyüdü. Gözler Papa’nın ayinlerine dönmüşken, arka planda yürütülen oyun ise tam olarak anlaşılamadı. Öncelikle bu olan bitenin dini bir ziyaretten çok siyasi bir oyun olduğunun altını çizmekte fayda var. Gösterilen tepkinin Latin serpuşu konusundan çok daha derin anlamlar taşıyor olması bir gerçektir. En nihayetinde Papa XIV. Leo bir devlet temsilcisidir. Vatikan, sui generis olarak devlet temsiliyetine sahiptir. Burada karşı çıkılan husus hiçbir şekilde bir devlet temsilcisinin protokol gereği karşılanması ve ağırlanması değildir. Papa’nın, katolik dünyası temsilcisi olarak, Fener Rum Kilisesi’ni Ekümenik addetmesi ve ziyaretini de bu çerçevede gerçekleştirmesidir.

Milattan sonra 325 yılında toplanan ve ilk Ekümenik konsil olan İznik Konsili, Roma İmparatorluğu’nun siyasi erkini korumaya çalışmasından ayrı düşünülemez. Hristiyanlığın imparatorluk içerisinde yayılmaya başlaması ve haliyle karşıt görüşlerin de çıkmasıyla birlikte merkezi otorite üzerinde yaşanabilecek sıkıntıların kaçınılmaz olmasından dolayı toplanan İznik Konsili süregelen tartışmaları bitirmekle birlikte aynı zamanda da Hristiyanlığın imparatorluk eliyle kurumsallaşmasına da vesile olmuştur. Bugün, Papa ve Fener Rum Kilisesi başpapazının boy gösterdiği bin 700. yıl anmasının aksine, 325 yılında İznik Konsili dönemin tüm ruhanilerini kapsamıştır. Sadece bu bakış açısıyla günümüzde yapılan anmanın ne denli bir siyasi oyun olarak sergilendiği aşikardır. Diğer kilise temsilcilerinin davet edilmediği, konsilin dahi yapılmadığı bir ören yerinde ayin düzenlendiği ve baştan sona politik mesajların ve intikam anlayışının sergilendiği bu ziyaret dinler arası diyalog safsatasının son perdesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Uzun yıllardır ABD eliyle dayatılan ekümeniklik savı ve teröristlerin dahi taraf olduğu dinler arası diyalog ihanetiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği üzerinde tahakküm kurmaya çalışılmakta ve hatta toprak talep etmeye kadar varabilecek kirli bir oyun oynanmaktadır.

Bir yandan etnik bölücülerin sesinin yükseldiği, diğer yandan da siyasal dincilerin türlü düzenbazlıklarıyla yürütülen bir tiyatroya şahit olduğumuz şu günlerde Türk ulusu bir cendere içerisinde mücadele vermeye çalışmaktadır. Kıbrıs’ta Türk’ün işgalci olduğunu dile getirenlerin hükümet ve muhalefet tarafından saygıyla karşılanması, terör örgütleriyle barışmak için sıraya girilmesi, anayasa ve Lozan’ın çiğnenerek politikalar belirlenmesi artık kabul edilebilir hususlar değildir. Hiçbir meşru yetki olmadan yeni anayasa demeçlerinin verilmesi hukuki yönden garabet söylemlerdir. Vatandaşlık tanımın değiştirilmeye çalışılması, eşit yurttaşlık gibi bir kavramla üniter yapının hedef alınması, anayasaya aykırı bir şekilde ruhban okulu ve ekümeniklik konularına yeşil ışık yakılması, ikinci bir dilin sözde yasal zeminle Türk ulusuna dayatılması kabul edilemezdir.

Son aylarda yaşanılanlar birbirinden ayrı düşünülemez. Ne hain terör örgütüne verilen tavizler, ne de laikliği ayaklar altına alan bu adımların zamanın kesişmesi tesadüf değildir. İyi niyetimizin gereksiz şekilde arşa ulaşmasıyla birlikte kendimize adeta bir kuyu kazmaktayız. Toplumsal hafızamızın her geçen gün zayıflamasıyla birlikte Türk’e yapılan katliamların, hainliklerin ve ihanetlerin unutulduğu bu günlerde, dahili ve harici bedhahların giderek daha da arsızlaşarak yükselttiği eller hayra alamet sonuçlar doğurmayacaktır.

Barış, kardeşlik ve özgürlük adı altında yürütülen bu ihanet propagandasının ciddiyeti en acil şekilde kavranmalı ve bu oyuna bir son verilmelidir. 1929 Büyük Buhranı ile ekonominin ulusların egemenliğine karşı bir silah gibi kullanılmasının yanında, 20. yüz yılda dinin de bir silah olarak kullanabileceği çok iyi bir şekilde anlaşılarak, sistematik şekilde uygulanan bir politikaya evrimleştiğini unutmamak gerekir. Yüz yıllardır tarih sahnesinden eksik olmayan din ve mezhep savaşlarının şekil değiştirmesiyle beraber din özgürlüğü endeksi yeni fitne aracı olmuştur. Etnik köken, din ve mezhep üzerinden üniter yapıya sahip devletler hedef alınmakta; parçalanmaları ve bölünmeleri için çaba harcanmaktadır. Ulusal inşa için çaba vermiş tüm modern devletler bu kirli politikalardan payını alacaktır.

Neden bu oyuna tepki gösteriyoruz? Oynanan bu oyunun hiçbir şekilde dini bir mesele olmadığını defaatle tekrarlamakta fayda var. Bunun bir din, mezhep ya da inanç çatışması olmadığını; tamamen siyasi bir kurgu olduğunu belirtiyoruz. Bir devlet başkanının, bütün diplomatik teamülleri hiçe sayarak, ziyaret ettiği ülkenin kabul etmediği ünvanları kullanıp programını belirlemesi utanç verici bir krizdir. Bu utanç, çok uzun zamandır Türk ulusunun ulusal egemenliği ve tam bağımsızlığına bir kene gibi yapışmıştır. Fatih Kaymakamlığı’na bağlı, Lozan ile sınırları ve faaliyet alanı belirlenmiş bir azınlık kilisesi olan Fener Rum Kilisesi, yıllardır gittiği her yerde Yeni Roma ve Konstantinopol’ün Ekümenik Patriği ünvanını kullanmaktadır. Bir Türk yetkili çıkıp da bu cüretkarlığın karşısında dik duruş sergilememektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsilen, Dış İşleri Bakanlığı’nın katıldığı zirveye kendi arması ve Ekümenik patrik sıfatıyla katılan Fener Rum Kilisesi’ni Fatih Kaymakamlığı dahil olmak üzere kimse sorgulayamamaktadır. Geçtiğimiz günlerde gelen Papa’nın devlet protokolü içerisinde davet edildiğini sananların, ABD’de sırasıyla Elpidophoros, Bartholomeos ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump ile yaptığı görüşmeleri ve görüşmeler sırasında ve sonrasında verdikleri beyanları tekrar incelemeleri gerekmektedir. Fetullah Gülen gibi bir irticai teröristin de yer aldığı dinler arası diyalogun son perdesine geldiğimiz yerde, sahnelerden Gülen’in hakkında “Hocamızla birbirimizi çok seviyoruz. Sayın Fetullah Gülen barışın, hoşgörünün, bütün yüksek ideallerin ve bütün insanlık için muteber olan değerlerin bir timsalidir.” diyen Bartholomeos mu inanç özgürlüğünün temsilcisi olacaktır? Mora İsyanı diye adlandırılan katliamda on binlerce Türk’ün katline ön ayak olmuş, Pontus çetelerini silahlandırıp kan dökmüş, Kıbrıs’ta EOKA terör örgütünü fonlayarak kadın, erkek, çocuk ve bebek demeden toplu mezarlarda insanlarımızın korkunç ölümlerine sebebiyet vermiş Fener Rum Kilisesi mi kardeşliğe giden yolda bize ışık olacaktır? Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla TSK’yı tahakküm altına almaya çabalayan FETÖ artıklarıyla yol yürüyüp, ülkeye sayısız ihanete imza atmış bu kurum, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı için ne gibi bir fayda sağlayabilir?

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelidir. Altı umde arasında en çok korunması gereken ilkedir. Özgürlüğümüz, hukukun adaleti sağlaması, sosyal ilişkiler, ekonomi ve refah bu ilkenin uygulanmasına bağlıdır. De facto olarak yıllardır saldırıya uğrayan ve rafa kaldırılan laikliğin getirdiği sorunları bugünlerde Türk ulusu olarak yaşamaktayız. Kindar ve dindar nesil yetiştirme gayesiyle bir dava yoluna düşmüş olanlar ile ören yerleri ve konser verilen alanlarda ayin düzenleyenlerin el ele tutuşup Cumhuriyetimizin altını oymaya and içtikleri bir oyundur bu sahnelenen kepazelik. Ne dinde ne de siyasette yeri olmayan hareketler ile her koldan hatalara düşülen; bu hataların da bilinçli bir şekilde yapılmasının önü açıldığı bir süreçten geçmekteyiz. Her Türk, varlığının devam etmesi için Cumhuriyet’in değerlerine, kuruluş ilkelerine ve Atatürk’ün bilim ile aydınlattığı bu yola sahip çıkmalıdır. Başka bir ülkemizin olmadığı gibi başka hiçbir şekilde bu karanlıktan çıkma olanağımız da yoktur.