Halk İçin Mi? Halk Adına Mı? Kemalist Propagandanın İkilemleri
Buse Su Gedikli yazdı...
Tanımı itibariyle kamuoyunu ve toplumu etkilemek için her türlü hareketi içeren propaganda, fikir ve inanç empoze etme amacından dolayı ne kadar sadece manipülasyonu ve baskıyı akıllara getirse de tarih boyunca hem otoriter hem de devrimci hareketler tarafından kullanılmaktan hiç kaçınılmayan bir araç olmuştur. Pratikte incelendiğinde kötü şöhretinin yanı sıra sadece bir aldatma olarak görülemeyeceği, toplumsal bir değişimin ve ortak bir hayalin de yaratıcısı olabileceğinin en büyük kanıtı yüce milletimiz ve sancağı altında hayatımızı sürdürdüğümüz Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Bir diğer yandan ise Kemalist devrimin propaganda yöntemlerinde bugün hala bedelini ödediğimiz başarısızlıkların neler olduğunu incelemek de başarılı olduğu noktalara borcumuzdur.
Genç Cumhuriyet, ulus bilinci ve modern bir yurttaş kimliği oluşturmak üzere birçok araç kullanmıştır. Halkevleri tarafından yayımlanan Ülkü dergisi, 10. Yıl Nutku, Köy Enstitüleri dergisi, Afet İnan’a yazdırılan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabı, Türk Tarih Tezi’ni savunan Türk Tarihinin Ana Hatları eseri ve Atatürk’ün yönlendirmesiyle çekilen İnkılap Çocukları gibi belgeseller bu araçlara verilebilecek en somut örnekler arasında yer alıyor. Hepsi hem teoride hem de pratikte yerinde propaganda örnekleri olsa da oturmayan ve kopukluk yaratan bir durumun önüne geçememiştir. Şerif Mardin’in merkez-çevre teorisinden konumlandırarak sorunu anlatmak gerekirse; kurucu kadro yani asker-sivil bürokrasi ve aydın pozitivistler merkezde yer alırken halkla beraber değil halk adına bir süreç yürütmüştür. Geleneksel değerleri benimseyen, sosyal ve kültürel açıdan merkezin modern, seküler, kentli ve elit yapısının dışında kalan çevre bu süreçte merkezle bir kopukluk yaşamıştır. Merkezin yeni bir millet yaratma söylemi, çevrenin dönüştürülmesi gereken ham bir materyal olduğunu vurgulayarak yukarıdan aşağı bir modernleşmeyi hedeflemiştir. Propaganda modernleşme projesinin taşıyıcısı olarak meşru bir düzlemde yapılsa bile halkla arasındaki bu kopukluk sebebiyle benimsenmenin yanı sıra karşıtlarına da alan açmıştır. Bu durum, birbirini tipleştirme ve ötekileştirme üzerinden ilerlediği için günümüze kadar gelen süreçte daha da derinleşmiştir.
En başta Demokrat Parti, Kemalizm'i geleneklere ve dine düşman, elitist bir yapı olarak gösterirken; sosyal ve ekonomik olarak geride kalan köylüyü mağdur edilmiş, ezilmiş ve dışlanmış bir figür olarak tipleştirmiştir. Kendini ise halkın gerçek temsilcisi olarak lanse ederek, merkez ile çevre arasındaki kopukluktan büyük oranda yararlanmıştır. Bu tipleştirme ve karşıtlık, 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin geniş kitlelerce benimsenmesine ön ayak olmuş ve halk arasında günümüzde de hala siyaset sahnesinde izlediğimiz derin bir kutuplaşmanın temelini o zamanlarda atmıştır. Toplumsal ve kültürel farklılıkların siyasal alanda karşılıklı tipleştirmelerle, kutuplaşmanın sürekliliğine sebep olmuştur ve hala daha olmaktadır. Sonuç olarak, merkez ve çevre arasındaki ilişki, Türkiye’de siyasal kimliklerin ve toplumsal aidiyetlerin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır.
Kemalist devrim, dönemin şartları da göz önüne alınarak hem açık hem kapalı, didaktik yöntemler ve yüksek duygusal tonlu propaganda biçimleri kullanarak bir modernleşme anlatısı kurmak istemiştir. Ancak bu propaganda teknikleri, halkın aktif rızasını üretme konusunda tam anlamıyla başarılı olamamış; hegemonik bir kabul yerine zaman zaman direnç ve yabancılaşma yaratmıştır. Özellikle de kendine karşıtlık oluşturma tekniği, propaganda teknikleri arasında çok yaygın bir yöntem olsa da uzun vadede tekrara düşerek inandırıcılığını yitirmiş, kimlik inşasında kapsayıcılığı baltalamış ve halkı ikna etmekten çok kurtarılacak bir nesne olarak göstererek organik hegemonya üretilmesini de engellemiştir. Örnek olarak irtica söyleminin aşırı kullanımı, taşra halkının Osmanlı’ya bağlılık duygusuyla kendini öteki görmesine ve kimlik benimsemede direnç göstermesine yol açmıştır. Ayrıca “cehaletten kurtarılması gereken halk” söylemi katılımı değil, dönüştürmeyi esas almış ve bu da halkın sürece organik olarak katılımını engellemiştir. Gramsci bağlamında, sorun yalnızca organik hegemonya kurulamaması değil, aynı zamanda ‘organik aydın’ların eksikliği olmuştur. Propaganda açısından bu boşluk ideolojik meşruiyetin zayıflamasına ve alternatiflerine karşıt propaganda için büyük bir alan açmasına sebebiyet vermiştir. Süreçte ağırlıklı olarak bürokratlar, devlet memurları ve elit kesim yer aldığından propaganda halkın gündelik yaşam ve duygu dünyasıyla tam olarak bağ kuramamıştır. Bu noktada belirtmek gerekir ki, Cumhuriyet dönemi edebiyatı ve sanatındaki gelişmelerin büyük kısmı devlet politikaları doğrultusunda şekillendiği ve elit aydınlar tarafından kaleme alındığı için organik aydınlar kategorisinden sayılmazlar. Bu eksiklik, propagandanın halkın kendi dinamiklerinden beslenmek yerine yukarıdan gelen bir yönlendirme olduğunu hissettirmiş, tipleştirme ve karşıtlık yaratmayla da birleşerek propaganda sürecinin halkın bazı kesimlerinde yabancı ve dayatmacı algılanmasına sebebiyet vermiştir.
Bunlar, Kemalist devrimin halkla hiçbir bağ kuramadığı anlamına gelmez, aksine bu devrim halkın içinden çıkan aydın bir kadronun öncülüğünde yürütülen bir uyanış sürecidir. Türkiye’nin ücra bir köyünde dahi bir evin duvarına Atatürk portresi asılıysa, bu durum Kemalist modernleşmenin ve propagandanın halk nezdinde belirli bir duygusal ve sembolik karşılık bulduğunu yani tüm çelişkilerine rağmen toplumsal hafızada derin izler bıraktığını göstermektedir. Bizlere düşen, tarihsel süreçteki eksiklerimizi anlayarak yeni yöntemler geliştirmek ve ülkeyi bu istibdat devrinden çıkardığımızda, onu yalnızca bir geçmiş mirası olarak değil, geleceği kuran kurucu irade olarak yeniden şanlandırmaktır.